ANAYASA MAHKEMESİNDE BİREYSEL BAŞVURU YOLU
KANUN TASARISI HAKKINDA DEĞERLENDİRMELER
H. Gürbüz Sarı
12 Eylülde kabul edilen referandum sonucunda değişen Anayasa’mızın 148. Maddesi uyarınca yapılacak bireysel başvuruları karara bağlamak görevi Anayasa Mahkemesi’ne (“AYM”) verildi. Bu ay da AYM’nin yapısını yeniden düzenleyen Kanun Tasarısı hazırlanarak Meclis Başkanlığına sunuldu. Bu Kanun tasarısı ile kurulmak istenen bireysel başvuru yolu büyük ölçüde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sistemini örnek almış görünmektedir.
Kanun Tasarısı ile AYM bünyesinde bireysel başvuruları değerlendirecek kurullar iki düzeydedir. Bunlar; usul kuralları bakımından kabul edilebilirlik incelemesi yapmakla görevli Komisyonlar ve esas bakımından incelemeyi yapacak olan Bölümler’dir. Kurul oluşumları bakımından AİHM sisteminde dairelerin içinden çıktığı “Bölüm” mantığı aynı şekilde bu Kanuna alınmıştır. Kabul edilemezlik incelemesi bakımından AİHM’deki “Komite” sistemi, AYM için Komisyon adıyla yer almış gibi görünmektedir.
Ancak Kanun Tasarısında Komisyonların kaç adet olacağı ve kimlerden oluşacağı hakkında belirleme yapılamaması ve konunun içtüzüğe bırakılması Kanun garantisinden yoksun bir Mahkeme oluşturulması riskini taşıdığı için önemli bir eksikliktir.
Bireysel başvuru konusu yapılabilecek haklar; Anayasa’da yer alan temel hak ve hürriyetlerden sadece AİHS’de veya ek Protokollerden Türkiye’nin taraf oldukları kapsamında düzenlenmiş olanlardır. Bu durumda örneğin Anayasa’nın 3. Bölümünde yer alan ve sosyal ve ekonomik haklardan bir kısmı bu nedenle AYM önünde bireysel başvuru konusu yapılamayacaktır. Bu durum AYM önünde bireylere tanınan bu yeni dava yolunun etkinliğine ve samimiyetine ne yazık ki gölge düşürmektedir.
Bireysel Başvuruda Ön İnceleme-Kabul Edilebilirlik
AYM önünde bireysel başvuru yapabilmek için aranan usuli kabul edilebilirlik şartları büyük ölçüde AİHM sistemindekiler ile benzerlik taşımaktadır. Öncelikle başvurucu bakımından somut mağduriyet kriteri anlayışı benimsenmiştir. Başvuru yapabilecek olanlar; güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenen kişiler olarak belirlenmiştir. Ayrıca, başvuruya konu şikâyetin, olağan yargı yollarında dava konusu yapılmış olması ve yargılamanın bitmiş olması aranmaktadır. Yani AİHM sistemindeki iç hukuk yollarının tüketilmesi anlayışı, burada da geçerlidir. Yine hak ihlali iddiası, idarenin bir eylemsizliğinden kaynaklanıyorsa mevcut idari başvuru yollarının da kullanılması ve sonuç alınamıyor ise bireysel başvuru yolunun kullanılması mümkün olabilecektir. Süre bakımından da normal hukuk yollarının tüketilmesinden itibaren 30 günlük bir sürede bireysel başvurunun yapılması düzenlenmiştir. Ancak AYM önündeki bireysel başvuru temel haklara ilişkin ayrı bir hukuki çalışmayı gerektirdiği ve hak sahiplerinin karar vermesi, hazırlık vs. düşünüldüğünde bu süre yetersiz bir zaman dilimidir.
Diğer yandan AYM’deki bireysel başvuru açısından; Anayasa’daki hakların yorumlanması ve hakkın kapsamının belirlenmesi bakımından önem taşımayan ve kişi bakımından da zararın önemsiz olduğu durumlara özel bir kabul edilemezlik kriteri daha getirilmiştir. AİHS sistemine 14. Protokol ile eklenen yeni kabul edilebilirlik kriterinin aynısıdır. Tabii bu kriterin içeriği net olarak içtihadi güvenceye kavuşmadıkça hukuk güvenliğini tehlikeye düşürebilecek sakıncalı bir düzenlemedir.
Bireysel Başvurunun Esastan İncelenmesi
AYM bünyesinde kurulacak olan ve “Bölüm” adı verilmiş olan, Türk hukuk jargonu bakımından yeni bir kurul sistemi getirilmektedir. Bölümler, esas hakkındaki incelemeleri sırasında, temel hakkın ihlaline sebep olan durumun, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin kendisinden kaynaklandığı sonucuna varırlarsa iptali istemiyle genel kurula başvurma yetkisi ile donatılmıştır. Yine esas incelemesi sırasında Bölümlere, hak ihlalinin bir idari işlemden kaynaklandığı sonucuna varırlarsa, idari işlemin iptaline karar verme yetkisi verilmiştir. Dolayısıyla temel hak ve özgürlükleri ihlal eden idari işlemler bakımından AYM, idare mahkemeleri ve Danıştay’ın yetkilerini de kapsayan bir yetkiye sahip olabilecektir.
Kanun Tasarısının en tartışmalı ve Türk Yargı sisteminde yüksek yargı makamları arasında mevcut dengeyi bozacak düzenlemesi ise: bireysel hak ihlalinin bir mahkeme kararından kaynaklandığına hükmedilmesi halinde AYM’ye bu mahkeme kararını iptal etme yetkisi verilmiş olmasıdır. Bu düzenleme, yargı erkinin de sahip olduğu egemenlik yetkilerinin kontrollü şekilde kullanılması için yüksek yargı makamları arasında paylaştırılması gereğini bozduğu için sakıncalıdır. Ayrıca, geleneksel olarak Anayasa denetimi teorik ve pratik geçmişi olan, temel hakların korunmasına yönelik özel olarak yetkilendirilmiş bir mahkemeye tümüyle bambaşka bilgi ve birikime dayalı hukuki konuları içeren yargı kararlarında son sözü söyleme yetkisinin verilmesi sakıncalıdır. Hem Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri ve hem de Danıştay kendi geçmiş kararları ışığında bir teorik ve içtihadi birikime göre oluşan mantık silsilesi içinde karar vermektedirler. Bu kararların temel hakları çiğnediğine karar verilmesi AYM’nin yetkisinde olmakla birlikte bu sonuçların giderilmesi için yeniden yargılama yapmak üzere yine bu yargı makamlarına takdir hakkının bırakılmalı ve temel hakkın ihlal edilmeden ne yönde karar verileceği gösterilerek son kararı verme yetkisi tanınmalıdır. Aksi halde AYM’nin birikimi ve donanımı itibariyle tam anlamıyla nüfuz edemeyeceği ve en ideal çözümü geliştirmesinin imkânsız olduğu hukuki konularda son kararı vermesine yol açılacaktır.
Bu tasarı ile getirilmek istenen, temel hak ihlallerini iç hukuk sisteminde gidererek AİHM’yi devre dışı bırakmak anlayışı, iyi niyetle ve doğru şekilde yapılırsa prensip olarak yadırganabilir veya ayıplanabilir bir düşünce değildir. Ancak, AİHM’nin bir ulusal üstü yargı mercii olarak oynadığı misyon ve bu mahkemenin ortaya çıkışının sebepleri doğru şekilde anlaşılmadan üretilmeye çalışılan çözüm ne yazıkki gerçek sorunlara çare olamayabilir.
_______________________________________________________
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’Nİ DEĞİŞTİREN 14. PROTOKOL
15 Ocakta haber ajanslarına düşen: “Rusya Ulusal Meclisi Duma, 14 Protokol’ü onayladı” haberi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ilgili çok önemli yeni bir gündem oluşturmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yürürlüğünden bugüne genellikle koruduğu haklara yenilerini getiren “Ek Protokol”lerle, başka bir deyişle maddi hukukunun içeriğini büyüterek gelişmesini sürdürmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çalışma biçimine dair değişiklik getiren ise iki Protokol yapılmıştır. Biri, 1 Kasım 1998’de yürürlüğe giren 11. Protokol’dür. Bununla, eski Avrupa Komisyonu ve Mahkeme tek çatı altında toplanmış, Mahkeme tarihi bakımından çok temel bir reform gerçekleştirilmiştir. Diğeri ise 15 Ocak’ta Rusya Ulusal Meclisi “Duma” tarafından onaylandığı ilan edilen ve dolayısıyla yürürlüğü için gerekli olan tüm üye devletlerin onaylaması koşulu nihayet yerine gelmiş olan 14. Protokol’dür.
Mayıs 2004’de imzaya açılan 14. Protokol, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf 47 devletten 46’sı tarafından imza ve onay süreçlerini 2006 sonunda tamamlamış, yaklaşık 3 yıldır da sadece Rusya Ulusal Meclisinin direnmesi yüzünden onaylanamamış ve yürürlüğe girmesi gecikmiştir. Hatta o kadar ki, Rusya’nın onaylayacağından ümitler kesildiği için Mayıs 2009’da “Protokol 14Bis” adında ara formül bir Protokol hazırlanarak bazı usul hükümleri bakımından sadece bunu kabul eden ülkeler için yürürlüğe girecek bir hukuki metin imzaya açılmış ve geçtiğimiz Ekim ayında imzalayan devletler hakkında yürürlüğe girmiştir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kendi iç tüzüğünde temmuz ayında yaptığı değişiklik ile bu hükümleri kabul eden devletlerin davalarında uygulanmak üzere bazı usul hükümlerinin uygulanma koşullarını belirlemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan dava sayısında her yıl artış meydana gelmektedir. Mahkeme’nin karar verme sürecinde hızlanma gerçekleştirilememesi halinde toplam dava sürelerini uzatacak nitelikte olumsuz bir durum söz konusudur. 2008 sonu itibarıyla Mahkeme önündeki derdest dava sayısı 97.300’e ulaşmıştır. Bu rakam, 2007 yılı sonu derdest dosya sayısına göre %23’lük bir artışı ifade etmektedir.[2] Avrupa Konseyi’nin ilgili komiteleri ve Mahkeme’nin idari makamları, bu durumun Mahkeme’nin işleyişine ve prestijine olumsuz etkisini gidermek için uzun yıllardır çeşitli çareler üzerinde çalışmışlardır. Mahkeme’nin kaynaklarını genişleterek karara bağlanan dava sayısını artırmanın yanı sıra, yargılama usulünde de bir takım hızlandırıcı değişikliklerin yapılması çözüm için zorunlu görülmüş ve nihayet ortaya 14. Protokol metni çıkmıştır.
14. Protokol ile esas olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hem idari işleyişine ve davaların karara bağlanma sürecine dair değişiklikler getirilmekte, hem de esasa dair hukukuna önemli bir ekleme yapılmaktadır. İdari bakımdan temel bir değişiklik; yargıçların bundan böyle 9 yıl için ve yeniden seçilmemek üzere görevlendirilecek olmasıdır. Ancak, 14 Protokol’ün esaslı noktaları: Mahkeme’nin davaları karara bağlama süreçlerine ilişkin getirdiği yenilikler ile davaların kabul edilebilirlik koşullarına getirdiği ek bir düzenlemedir.
Komite’lerin yeni görevleri
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin halen yürürlükte olan Sözleşme maddelerine göre; karar verme birimleri; Büyük Daire, Daire ve Komite iken, 14 Protokol ile getirilen sistemde bu üçü korunmakta ve ilave olarak tek yargıçlık bir birim ihdas edilmektedir. Büyük Daire ve Daire’nin yapısı ve görevleri aynen korunmakla birlikte, Mahkeme’nin dava yükünün çok büyük kısmını oluşturan benzer tip davalardaki ihlal kararları ile kabul edilemezlik kararlarını etkileyecek alanda değişiklikler getirilmektedir. Halen yürürlükte olan sistemde ihlal kararları sadece Daire’ler veya Büyük Daire tarafından verilebilmekte iken, 14. Protokol ile üç yargıçtan oluşan Komite’lere de, daha önce Mahkemenin yerleşik içtihadının oluştuğu konularda aynı tip davalar söz konusu olduğunda ihlal kararı verebilmeleri imkânı tanınmaktadır. Bu değişiklikle birlikte; davaya temel olan olayların ve hukuki uyuşmazlığın, Mahkeme’nin daha önce incelediği ve yerleşik içtihat oluşturduğu davalardaki ile aynı türde olan davalarda artık yedi yargıçtan oluşan dairelerin karar vermesine gerek olmadığı bir uygulamaya geçilecektir. Yeni sistemde Komite, sadece bu tip davalar hakkında esastan inceleme yapmakla kalmamakta ve kabul edilebilirlik hakkında da karar verme yetkisini muhafaza etmektedir. Tek yargıçlı merciin kabul edilebilirliğe dair tereddüde düştüğü ve bir Komite’ye havale ettiği davada kabul edilemezlik hakkında karar verme görevini de üstlenmiştir. Ancak, bundan sonra Komite’lerin iş yükünün çoğunlunu, kabul edilebilirlik koşullarını taşıyan ve “tip” dava niteliğinde olan başvuruların usul ve esastan incelenmesi işinin oluşturacağını belirtebiliriz.
Komite’ye verilen bu yeni görevin uygulamada aleyhine dava açılan devletin çeşitli itirazlarına maruz kalacağı muhakkaktır. Öncelikle somut bir dava konusunda Mahkeme’nin yerleşik içtihadının olup olmadığına dair tartışma çıkabilir. “Yerleşik içtihat nasıl olur”, “kaç aynı yönde karar olduğunda bir içtihat yerleşik sayılacaktır” gibi soruların yine Mahkeme kararlarıyla belirlenmesi gerekebilir. Buna verilebilecek ilk cevap, Büyük Daire kararları olabilir, tek dahi olsa Büyük Daire tarafından verilmiş kararlar “yerleşik içtihat” olarak kabul edilebilir. Diğer yandan Mahkeme’nin içtihadi önemi dolayısıyla kararlar külliyatında yer almasına hükmettiği kararlar açısından bu kriterin yerine geldiği söylenebilir. Tabii ilgili kararın oybirliğiyle alınmamış olması ihtimali tartışmaya yol açabilecek niteliktedir. İkinci olarak, hükümetlerin somut davanın “yerleşik içtihat”tan farklı özellikler taşıdığı ve dolayısıyla Daire önünde incelenmesi gerektiği yönünde uzun itirazları olacağı öngörülebilir. Bu konuda da yine Komite uygulamalarının yerleşik hale gelmesini beklemek gerekecektir. Ancak tabii yeni sistemde de Komite’nin üç yargıcın oybirliği ile karar verebilmesi ilkesi ve kararlarının kesin olması ve Daire önünde itirazı kabil olmaması ilkesi aynen korunmuştur.
Tek yargıçlı formasyon
14. Protokol ile getirilen çarpıcı bir başka yenilik, tek yargıç ile karar alınması mekanizmasıdır. Halen yürürlükte olan sistemde; Komite tarafından yapılmakta olan görevin, yani kabul edilebilirlik koşullarını taşımadığı açık ve seçik anlaşılan bir başvurunun reddine dair kararın, tek yargıçtan oluşan formasyon tarafından verilmesi 14. Protokol’ün getirdiği düzenlemedir. Metinde tek yargıcın kabul edilemez bulabileceği başvurular; “tamamlayıcı incelemeye gerek olmadan” kriteri ile ifade edilmiştir. Bu ifadenin, Mahkeme’nin herhangi bir içtihadi yorumuna ihtiyaç duyulmadan dosyadaki dokümanlardan hiçbir tartışmaya veya tereddüde düşülmeyecek derecede açıkça kabul edilebilirlik şartlarını taşımayan başvuruları kastettiği anlaşılmak gerekir. Ancak, hızlı ve etkin çalışan bir Mahkeme arayışıyla getirilen bu yeni sistemin tek yargıcın insani hata payı ile birlikte yanılma riskini artırdığı da gözden kaçırılmamalıdır. Halen yürürlükteki sistemde Komite tarafından verilen kabul edilemezlik kararlarının bire karşı iki yargıcın oyu ile verilemediği muhakkak oybirliği gerektiği düşünüldüğünde yeni sistemin radikal bir değişikliği gösterdiği daha açıkça ortaya çıkmaktadır. 14 Protokol, tek kişinin karar vermesinden doğabilecek hata riskini azaltmak amacıyla, yargıç sıfatı olmadığından hukuken sorumsuz da olsa, yazı işleri bünyesindeki hukukçulardan olmak üzere “raportörler”i tek yargıçtan oluşan formasyona destek olmakla görevlendirmektedir. Halen yürürlükteki sistemde, raportörlük sadece yargıçlar arasından seçilen ve dosyayı daireye veya Komiteye aktaran bir yargıç iken yeni düzenleme, yargıç olmayan bir hukukçuya raportör sıfatı ile Mahkeme karar mekanizmasında görev vermek suretiyle önemli bir yenilik getirmektedir. Bu düzenleme olmasa idi dahi yazı işleri müdürlüğünde dosyanın tetkiki ile görevlendirilmiş hukukçular bulunmakta ve her kademede karar mekanizmasındaki hazırlık çalışmalarına destek vermektedirler. Ancak burada açıkça tek yargıcın karar sürecinden bahsedilmesi ve “raportör” olarak bir sıfatlandırma yapılması, daha kurumsal bir kimlik ile yazı işleri bünyesindeki birden fazla tetkik kademesine ilave ve yeni bir görevlendirmenin bizzat Sözleşme maddesi ile yapılmasını getirmektedir.
“Yeni kabul edilebilirlik kriteri”
14. Protokol, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanınan haklara yenilik getirmemekle birlikte, bireysel başvuru yolunun kullanılması hakkını esastan etkileyebilecek küçük ama çok önemli bir değişiklik getirmektedir. Sözleşmenin 35. Maddesinde yapılan değişiklikle “yeni bir kabul edilebilirlik kriteri” ihdas edilmiştir. Buna göre; Mahkeme “başvurucunun önemli hiçbir zarar görmemiş olması” halinde başvuruyu esastan incelemeyerek reddedebilecektir. Başvurucunun sübjektif durumuna göre belirlenecek olan önemli hiçbir zarar görmeme” kriterinin uygulanabilmesi için tamamlayıcı olarak; şikâyetin iç hukuk yargı organlarınca usulünce incelenmiş olması da bir şart olarak getirilmektedir. Dolayısıyla bu iki unsurun da bir arada bulunması halinde ancak yeni kabul edilebilirlik kriteri uygulanarak bir başvuru reddedilebilecektir. Bunun yanında, bu kriterin iki şartı gerçekleşmiş olsa dahi Mahkeme’ye Sözleşme ile temel hakların korunması için bir gereklilik olduğu durumda davanın esastan incelenebilmesi için takdir yetkisi de bırakılmıştır.
Bu hüküm hiç kuşkusuz, Sözleşme’nin ruhu ve hakları koruma anlayışı bakımından gerekliliği tartışmalı bir düzenlemedir. Bu yaklaşım 14. Protokol’ün hazırlık çalışmalarında ciddi tartışma ve itirazlara[3] muhatap olmuşsa da bir açıdan Mahkeme’nin pratik sebeplerle hareket ve takdir alanının genişletilmesi olarak görülebilir. Yeni kabul edilebilirlik kriteri bu haliyle içi doldurulmaya ve yorumlanmaya ihtiyaç olan bir nitelik taşımaktadır. Mahkeme’nin yerleşik kararlarında görülen şu uygulama; davadaki şikâyetin esasını oluşturan maddeye dair inceleme ve ihlal kararı verildikten sonra, ikincil nitelikte ve incelenmesi önemsiz görülen şikâyet veya aynı şikâyetin başka madde altında incelenmesi talebinin, “ayrıca bu madde altında incelenmeye gerek görülmediği” şeklindeki hüküm ile reddedilmesi, yeni kabul edilebilirlik kriteri ile karıştırılabilir. Ancak, bir kere esas şikâyet konusu incelenmiş ve ihlal bulunmuş olduğu durumda, başvurucu açısından davanın pratik ve olumlu sonucu ortaya çıkmış olduğu için diğer maddeler altındaki şikâyetlerin incelenmemesi o kadar önemli olmayabilir. Oysa davanın tümüyle esastan incelemeye gerek görülmemesinin gerekçesi olarak başvurucunun sübjektif durumuna göre önemli hiçbir zarara uğramamış olması, kullanılması çok riskli bir kriterdir. Bu niteliği taşıyan başvurular, aslında uygulamada pekala başvurunun esastan temelsiz olması kriteriyle de karşılanabileceği ve bu sebeple kabul edilemez bulunabileceğine göre, anılan şekildeki yeni kabul edilebilirlik kriterinin, Mahkeme’nin usul hukuku bakımından zorunlu ve fayda sağlayabilecek derecede işlevsel bir kriter olmadığı görüşündeyiz. Ancak bu kriterin uygulanabilmesi, Mahkeme kararlarıyla içinin doldurulmasına ihtiyaç duymaktadır. Nitekim bu nedenle, 14. Protokol’ün 20. Maddesindeki geçici hüküm ile “yeni kabul edilebilirlik kriteri”nin yürürlüğünden itibaren iki yıl süreyle sadece Daire’ler ve Büyük Daire tarafından verilen kararlarda uygulanabileceği kuralı getirilmiştir. Başka bir deyişle bu düzenleme, Komite’lerin veya tek yargıçlı formasyonun bu kriteri henüz içeriği Mahkeme içtihadıyla netleştirilmeden farklı şekillerde uygulanmasının önüne geçmektedir. Ayrıca iki yıldan sonraki dönemler için de, Daire veya Büyük Daire tarafından anlamlandırılan ve koşulları netleştirilen şekilde Komite’ler veya tek yargıç tarafından uygulanmaya devam edilmesi farklı şekillerde yorumlanmasının önüne geçilmesi ve içtihat birlinin sağlanması için gerekli bir koşuldur.
Mahkeme Kararlarının uygulanması ve Bakanlar Komitesi
14. Protokol ile getirilen bir başka yenilik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının muhatap devletlerce uygulanmasında karşılaşılan sorunların giderilmesine yöneliktir. Sözleşmenin 31 ve 46. Maddelerine getirilen değişikliklere göre; Bakanlar Komitesi, ihlal kararına muhatap devletin, kararın gereğini yerine getirip getirmediğine ilişkin tartışma söz konusu olması halinde Büyük Daire’ye başvurarak yorum ve görüş bildiren bir karar alınmasını talep edebilecektir. Yine Bakanlar Komitesi, ilgili devletin ihlal kararını yerine getirmediği sonucuna varması halinde, Büyük Daire önünde ikinci bir ve sadece önceki kararın infaz edilmediğine yönelik bir dava açma yetkisi ile donatılmaktadır.
14. Protokol’ün yürürlüğe girişi
19. Maddesinin hükmüne göre; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemine taraf olan tüm ülkelerin bu Protokol ile bağlı olma iradelerini ortaya koyduklarından itibaren üç ay geçtikten sonraki ayın başında Protokol yürürlüğe girecektir. Tüm üye ülkeler arasında son olarak Rusya’nın da 15 Ocak’taki Meclis kararı ile ortaya koyduğu iradesi bu süreci başlatmıştır. 14. Protokol getirdiği yeni düzenlemeleri ile çeşitli tartışmalar doğuracak ise de Mahkeme’nin geleceği hakkında önemli bir belirsizliği ortadan kaldırdığı ve dava sürecini hızlandırma amacını taşıdığı için genel itibarıyla olumlu karşılanmalıdır. Tabii, Avrupa Konseyi İsviçre dönem başkanlığınca şubat ayında Interlaken’de düzenlenecek ve Mahkeme’nin geleceğinin tartışılacağı Konferans öncesi de önemli derecede motivasyon kaynağı olacaktır.
[1] Guncekhukuk Dergisi Mart 2010 sayısında yayımlanmıştır.
H. Gürbüz Sarı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski hukukçusu, Avukat
[2] Council of Europe, Parliamentary Assembly, Committee on Legal Affairs and Human Rights, 28 April 2009 Report, Doc. No: 11879, Draft Protocol No. 14 bis to the Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms, Rapporteur: Mr Klaas De VRIES, Netherlands, Socialist Group
[3]Görüş ve tartışmalar için bkz. “COMITE DIRECTEUR POUR LES DROITS DE L’HOMME - GROUPE DE REFLEXION SUR LE RENFORCEMENT DU MECANISME DE PROTECTION DES DROITS DE L’HOMME” CDDH-GDR 5e réunion Strasbourg, 22-24 Mayıs 2002 Palais de l’Europe
|